Sözlerine ve Yeminlerine Sadık Değildirler
Cahiliye toplumundaki insanların sadakat anlayışlarını şekillendiren
temel düşünce genellikle menfaattir. Bu yanlış düşünceyi benimseyen
insanlar, menfaatleri uğruna, kime veya neye sadakat gösterilmesi
gerekiyorsa bunu seve seve yerine getirirler. Oysa bu, bütünüyle sahte
ve samimiyetsiz bir sadakat türüdür. Gösterecekleri sadakatin derecesi,
elde edecekleri menfaatin değerine ve büyüklüğüne bağlıdır. Eğer
çıkarlarına ulaşabilmenin tek yolu, sadakatli ve itaatli bir şekilde
davranmaksa, bunu hiçbir sıkıntı duymadan büyük bir zevkle yaparlar.
Bunun yanı sıra, insanlar arasında yaşanan anlaşmazlık ve
uyuşmazlıkların büyük bölümü, birbirlerine verdikleri sözlerde
durmamalarından kaynaklanır. Bunun temel nedeni de yukarıda anlatıldığı
gibi, bu kimselerin çıkarcı bir bakış açısına sahip olmalarıdır. İman
etmeyen bir insan, içinde bulunduğu her durumdan kendine bir çıkar
sağlamak istediği için, karşısındaki kişiyi de bu yönde kullanmaya ve
gerçek niyetini olabildiğince saklamaya çalışır. Bu çıkarı elde etmenin
en güzel yolunun ise, karşısındaki insanın ‘güvenini’ kazanmakla mümkün
olduğunu zanneder. Karşısındakinin güvenini kazanarak, hem o kişinin
kendisi hakkında olumlu düşünmesini sağlayacak, hem de bu şekilde ona
fark ettirmeden amacına rahatlıkla ulaşabileceği bir ortam
oluşturacaktır. İşte bu yanlış bakış açısına sahip olan insanlar, söz
konusu ‘güven ortamını’ sağlamak ve böylece çıkarlarına ulaşabilmek
için, çevrelerindekilere sürekli olarak yalan yere yemin eder ve
tutmayacakları sözler verirler. Allah’ın Kuran’da, şeytanın Hz. Adem’i
kandırmak için yemin ettiğini bildirmesi de, kötü niyetli kimselerin,
güven kazanmak ve insanları aldatmak için bu yola başvurduklarını
gösteren önemli bir örnektir. Allah bu olayı Kuran’da şöyle
bildirmektedir:
|
|
|
|
Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’
açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu
ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi
yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” Ve: “Gerçekten ben size öğüt
verenlerdenim” diye yemin de etti. (Araf Suresi, 20-21) |
|
|
|
|
Şeytan, Hz. Adem’i söylediği bu yalanın
doğruluğuna inandırabilmek, bu sayede onun güvenini kazanıp
kandırabilmek için konuşmasının ardından yemin etmiştir. Allah Kuran’ın
birçok ayetinde, bazı insanların kendilerine çeşitli çıkarlar sağlamak
için, bu şekilde hareket ettiklerini bildirmektedir.
Allah Kuran’da ayrıca, ‘münafık’ olarak adlandırılan, kalplerinde
hastalık bulunan kimselerin de, imanlarının zayıflığını gizleyebilmek ve
müminleri, onlar gibi samimi kimseler olduklarına inandırabilmek için,
yemin etme yöntemini kullandıklarına dikkat çekmiştir. Allah yolunda
dosdoğru bir istikamet tutturmak, Kuran ahlakına en güzel şekilde uymak
ve insanları hak dine davet ederken karşılaşılan zorluklara
sabredebilmek ancak Allah’a güçlü bir iman ve sadakat duygusuyla mümkün
olur. Bu nedenle samimi bir imandan yoksun olan münafık karakterli
kimselerin, Allah’ın rızasını kazanabilmek için ciddi bir çaba
göstermeleri ve peygamberlerin yolunu izleyebilmeleri mümkün değildir.
Bunun bilincinde olan bu samimiyetsiz insanlar da, peygamberleri ve
salih müminleri aldatabilmek için, ‘Allah’ adına yemin etme yoluna
giderler. Ancak karşılaştıkları herhangi bir zorlukta da, ettikleri bu
yeminleri ve Allah’a karşı verdikleri sözleri bozmaktan çekinmezler.
Allah Kuran’da, iman edenlerle birlikte hareket edeceklerine dair söz
verip yemin eden, ancak Peygamberimiz (sav) ile birlikte savaşmaları söz
konusu olduğunda verdikleri bu sözden geri dönen insanların durumunu
şöyle bildirmektedir:
|
|
|
|
Yeminlerinin olanca güçleriyle, Allah’a and içtiler; eğer
sen onlara emredersen çıkacaklar diye. De ki: “And içmeyin, bu bilinen
(örf üzere) bir itaattir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nur
Suresi, 53)
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka
seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. “Eğer güç yetirseydik
muhakkak seninle birlikte çıkardık.” diye sana Allah adına yemin
edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların
gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42) |
|
|
|
|
Bu insanlar kötü niyetlerini örtebilmek ve Peygamberimiz (sav)’in
güvenini kazanabilmek için Allah adına ‘yemin’ etmektedirler. Bu şekilde
kendilerince sadakatsizliklerini ve kalplerindeki gerçek niyeti
saklayabileceklerini ve çıkar sağlayabilecek ortamlar
oluşturabileceklerini zannederler. Oysa göstermiş oldukları tavır, bu
kimselerin gerçek niyetlerini çok açık bir şekilde ortaya koymakta ve
deşifre olmalarını sağlamaktadır. Çünkü bir insanın Allah’a karşı
duyduğu güçlü sadakat ve bağlılığın en açık delillerinden biri,
gerektiğinde Allah’ın rızasını kazanabilmek için seve seve fedakarlık
yapabilmesidir. Bu bağlılığı ve sadakati hissetmeyen kişiler ise,
fedakarlıktan kaçınmak için asılsız bahaneler uydurmakta ve insanları bu
bahanelerin doğru olduğuna inandırmak için de ‘Allah adına’ yemin
etmektedirler.
Bu insanların yalan yere yemin etmelerinin bir nedeni de, iman
edenlerin samimiyetlerini kullanarak onlardan çıkar sağlamak
istemeleridir. Bu şekilde davranarak, fedakar, yardımsever ve merhametli
bir ahlaka sahip olan müminlerin yaşadığı huzurlu hayatı kendilerinin
de yaşayabileceklerini ve hiçbir çaba harcamadan onların sahip oldukları
nimetleri elde edebileceklerini sanırlar. Allah’ın gerçek niyetlerini
ortaya çıkardığı anda ise, dışlanacaklarından korkarak müminlerden
ayrılmamak için yalan yemin ederler. Allah bu samimiyetsiz insanların
karakterlerini, Kuran’ın Tevbe Suresi’nde bizlere şöyle tanıtmaktadır:
|
|
|
|
Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz
onlardan hoşnut olsanız bile şüphesiz Allah, fasıklar topluluğundan
hoşnut olmaz. (Tevbe Suresi, 96)
Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler.
Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir
topluluktur. (Tevbe Suresi, 56) |
|
|
|
|
Ancak bu insanların yemin etmelerinin tek nedeni, gerçek niyetlerini
gizleyerek kendilerine çıkar sağlamak değildir. Bir diğer hedefleri de,
iman edenleri Allah’ın yolundan alıkoyup saptırmaya çalışmaktır. Tıpkı
şeytanın Hz. Adem’i ve eşini yemin ederek kandırmaya ve Allah’ın emrine
uymalarını engellemeye çalışması gibi, bu insanlar da şeytanın
mantığıyla hareket etmektedirler. Beraberlerindeki müminleri doğru
yoldan saptırmak ya da en azından onlara zarar verebilmek için şeytanın
izlediği ‘yemin etme’ yöntemini kullanırlar. Allah bir ayette, bu
insanların yeminlerini ‘siper’ olarak kullandıklarını haber verir:
|
|
|
|
Onlar, yeminlerini bir siper edindiler, böylece Allah’ın
yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaltıcı bir azap
vardır. (Mücadele Suresi, 16) |
|
|
|
|
Ancak Allah’ın ayette belirttiği gibi, kalplerinde hastalık bulunan
bu kimselerin müminlere yönelik bu kötü niyetli girişimleri -Allah’ın
izniyle- her seferinde boşa çıkmakta ve onlar için alçaltıcı bir azaba
dönüşmektedir.
Yeminlerini bozarak ve sözlerinde durmayarak müminlerin arasında
bozgunculuk ve fesat çıkarmaya çalışmaları, bu insanların içlerinde
gizledikleri sadakatsizliğin açık bir göstergesidir. Bu ahlakı
benimseyen kişiler verdikleri sözlerle, ettikleri büyük yeminlerle
çevrelerindeki insanlarda oldukça sadık olduklarına dair bir izlenim
bıraktıklarını zannetseler bile, sadakatlerini kanıtlamalarını
gerektiren bir durumla karşılaştıklarında gerçek niyetlerini hemen
ortaya koymaktadırlar. Allah bu insanların ahlaklarını Kuran’da şöyle
bildirmektedir:
|
|
|
|
Yeminlerinin olanca güçleriyle, kendilerine bir
uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerinin herhangi birinden mutlaka
daha doğru olacaklarına dair, Allah’a and içtiler. Ancak onlara
uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını
artırmadı. (Fatır Suresi, 42) |
|
|
|
|
Allah’ın Kuran’da dikkat çekmiş olduğu bu kimseler, çok kuvvetli bir
yemin etmiş ve Allah’ın göndereceği elçiye uyacaklarına dair Allah’a and
içmişlerdir. Ancak kendilerine bir elçi gönderildiğinde duydukları
nefret, bu kimselerin verdikleri söze sadık kalmaktan çok uzak insanlar
olduklarını açıkça ortaya koymuştur.
Bu kimseler, ”Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık
satanlar… İşte onlar; onlar için ahirette hiçbir pay yoktur, kıyamet
gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve
onlar için acı bir azap vardır” (Al-i İmran Suresi, 77) ayetiyle
Allah’ın bildirdiği gibi, yeminlerini ‘az bir değer’ karşılığında
satmışlardır. Bu nedenle Allah, ahiret günü onları rahmetinden ve
merhametinden yoksun bırakacaktır. Allah, bu insanların kıyamet günü
Allah’ın huzuruna çıktıklarında, Allah’ın azabından da, yine yemin
ederek kurtulabileceklerini sandıklarını Kuran’da şöyle haber
vermektedir:
|
|
|
|
Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin
ettikleri gibi O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey
üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan
söyleyenlerin ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 18) |
|
|
|
|
Bu şekilde yaşamayı kendilerine prensip edinmiş olan bu kimseler,
aynı tavrı kendi aralarında yaptıkları antlaşma ve sözleşmelerde de
gösterirler. İnsanların birbirlerinin haklarını tanımamaları ve söz
verdikleri şekilde hareket etmemeleri, genellikle gösterecekleri
sadakatin çıkarlarına ters düşmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bu
anlayışa sahip olan kimselerle yapılan antlaşmalar genellikle
sadakatsizlikle sonuçlanır. Allah’ın, ”Onların çoğunda ‘verdikleri söze
bağlılık’ görmedik, ama onların çoğunu fasıklar (yoldan çıkanlar) olarak
gördük.” (Araf Suresi, 102) ayetiyle bildirdiği gibi, bu kimselerin
verdikleri sözlere hiçbir bağlılıkları olmadığı için, yaptıkları
antlaşmaları ilk fırsatta bozmaya çalışırlar. Allah bu insanların
durumunu Kuran’da şöyle tarif etmiştir:
|
|
|
|
Bunlar, içlerinden antlaşma yaptığın kimselerdir ki, sonra
her defasında ahidlerini bozarlar. Onlar sakınmazlar. (Enfal Suresi, 56) |
|
|
|
|
Ayrıca Allah münafık karakterli bu samimiyetsiz kişilerin, öncesinde
Allah’ın rızasını kazanabilmek için fedakarlıktan kaçınmayacaklarına
dair Allah’a söz verdiklerini, ancak bu sözlerini de tutmadıklarını
bildirmiştir:
|
|
|
|
Oysa andolsun, daha önce ‘arkalarını dönüp kaçmayacaklarına’
dair Allah’a söz vermişlerdi; Allah’a verilen söz (ahid) ise, (ağır)
bir sorumluluktur. (Ahzab Suresi, 15) |
|
|
|
|
Bu ahlaka sahip olan insanlar hayatları boyunca sürekli olarak,
Allah’a, elçilere ve çevrelerindeki diğer insanlara karşı ‘ihanet’
içinde yaşamaktadırlar. Şeytanın ikiyüzlü tavrı, bu yapıdaki insanların
ahlakını ortaya koyan önemli örneklerden biridir. Şeytan insanlara sahte
vaatlerde bulunmuş, ancak daha sonra bu vaatlerinin sadece birer
yalandan ibaret olduğunu açıklamıştır. Allah Kuran’da şeytanın bu
ikiyüzlü ahlakını bizlere şöyle bildirmektedir:
|
|
|
|
O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara:
“Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin
yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu
(karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden
uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan da
korkuyorum” dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli
olandır. (Enfal Suresi, 48) |
|
|
|
|
Bu kötü ahlakı benimseyen insanların, Allah’a ve elçilere karşı
samimi bir bağlılık duyabilmeleri ve kendilerine isabet eden zorluk ve
sıkıntılara sabredebilmeleri mümkün olmaz. İçlerindeki art niyeti ve
sadakatsizliği gizleyebilmek, iman edenlerle birarada olup, onların her
türlü imkan ve olanaklarından faydalanabilmek için, her fırsatta yemin
edip söz vermektedirler. Ancak içlerindeki samimiyetsizlik o denli
büyüktür ki, her defasında ettikleri yeminlerini bozmalarına ve
içlerinde gizledikleri düşmanlığı dışa vurmalarına sebep olur. Bu
yüzden, ettikleri yeminlerle, verdikleri sözlerle, müminleri ne kadar
kandırmaya çabalasalar da, Allah bu insanların çabasını sürekli boşa
çıkarmakta ve onların gerçek niyetlerini samimi insanlara
göstermektedir.
Bu kimselerin böylesine akılsızca ve bilinçsizce davranmalarının bir
sebebi de, Allah’ın kalplerini kaskatı kılmış olmasıdır. Allah Kuran’da,
verdikleri sözleri bozmaları nedeniyle bu ahlakı benimseyen kimseleri
lanetlediğini bildirmiş ve iman edenleri bu kimselerin niyetleri
konusunda uyarmıştır:
|
|
|
|
Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve
kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerden
saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay
almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet
görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah,
iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13) |
|
|
|
|
Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu çarpık bakış açısına sahip olan
insanların sadakatten ne kadar habersiz oldukları açıkça
anlaşılmaktadır. Ettikleri yeminleri sürekli bozmaları, verdikleri
sözleri tutmamaları, yaptıkları antlaşmalara uymamaları bu kimselerin
sadakat anlayışlarındaki çarpıklığı açıkça gözler önüne sermektedir.
Atalarının Dinine Sadıktırlar
İnsanlar hayatlarını çevrelerinden öğrendikleri bilgilere ve
yaşadıkları toplumlarda uygulanan örf ve adetlere göre
şekillendirmektedirler. Yaptıklarının yanlışlığı kendilerine
gösterildiği ve bunların doğruları anlatıldığı halde, kimi insanlar,
hayatlarını, fikirlerini ve davranışlarını yine de bu prensiplerine göre
şekillendirmeyi tercih etmektedirler. Sahip oldukları bu yanlış bakış
açısı ise, bu insanları, yeniliklere kapalı, hatta bunlara şiddetle
karşı çıkan kimseler haline dönüştürür. Geçmişten kalan bazı
uygulamaların, süregelen kuralların, fikir ve düşüncelerin, söylenen
sözlerin, uygulanan çeşitli örf ve adetlerin yanlış ve anlamsız olduğunu
bilmelerine rağmen, bunları savunup, bunlara bağlı kalma konusunda
ısrar ederler. Kendilerini, geçmişten gelen tüm kuralların daha makbul
ve güvenilir olduğuna inandırmışlardır. Yaşadıkları ortam, uymak zorunda
oldukları kurallar ve süregelen değer yargıları ne kadar değişse de,
kimi insanlar tüm bu değişiklikleri birer ‘kötülük’ gözüyle
değerlendirirler. Bu nedenle, sürekli olarak bunların, ve bunlara bağlı
olarak da olumlu olan her hareketin karşısında olurlar. Hep atalarını
örnek alır, karşılaştıkları herşeyi atalarının uygulamalarına göre
değerlendirir ve onlara göre hareket ederler. Bu nedenle, eskiden kalan
kültür ve inançlarına ters düşen her düşünceyi büyük bir tehlike olarak
görürler. Kendilerine, inandıklarından daha doğrusu getirilse bile, bunu
hiç anlamadan veya anlamaya çalışmadan, hatta dinlemeden bile
reddedebilirler. Kendilerine anlatılanları büyük bir öfke ile
karşılamaları ve dinlemeyi şiddetle reddetmeleri, bu insanların batıl
dinlerine körü körüne bağlandıklarını açıkça göstermektedir. Allah’ın,
Kuran’ın Şuara Suresi’nde bildirdiği, toplumun önde gelenlerinin,
kendilerini Allah’a iman etmeye çağıran Hz. İbrahim’e vermiş oldukları
cevap, bu insanların atalarına körü körüne bağlandıklarını gösteren
örneklerdendir. Allah bu konuyu Kuran’da şöyle bildirir:
|
|
|
|
Onlara İbrahim’in haberini de aktar-oku: Hani, babasına ve
kavmine: “Siz neye kulluk ediyorsunuz” demişti. Demişlerdi ki: “Putlara
tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.” Dedi
ki: “Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?” “Ya da size
bir yararları veya zararları dokunuyor mu?” “Hayır” dediler. “Biz
atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.” (İbrahim) Dedi ki: “Şimdi, neye
tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?” “Hem siz, hem de eski
atalarınız” (Şuara Suresi, 69-76) |
|
|
|
|
Kuran’da yer alan bu kıssa, bu kimselerin atalarına, hiçbir bilgiye
dayanmadan, sadece bilinçsizce bir bağlılık ve sadakat ile inandıklarını
göstermektedir. Kendilerine taptıkları şeylerin gerçek mahiyeti
anlatıldığında itiraz etmeleri ve bu şekilde hareket etmelerinin tek
nedeninin de ataları olduğunu ileri sürmeleri, bu kimselerin putlarına
olan sadakatlerinin, tamamen boş bir inanıştan ibaret olduğunu ortaya
koymaktadır.
Görüldüğü gibi, batıl bir sadakat duygusu, bu kimselerin Allah’ın
hükümlerine karşı çıkmalarına, bunları inkar etmelerine, hatta din
ahlakını benimseyip yaymaya çalışan insanlara bir düşman gözüyle
bakmalarına neden olmaktadır. Allah, atalarının batıl dinine karşı
duydukları sadakat nedeniyle bu bakış açısına sahip olan kimselerin,
Peygamberimiz (sav)’den Kuran’ın değiştirilmesi talebinde dahi
bulunduklarını bildirmektedir:
|
|
|
|
Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: “Bundan başka bir Kuran
getir veya onu değiştir.” De ki: “Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi
olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana
vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük
günün azabından korkarım.” (Yunus Suresi, 15) |
|
|
|
|
Bu kimseler kendi batıl dinlerini yıkması dolayısıyla, Peygamberimiz
(sav)’den Kuran’ı ‘yenilemesini’ veya ‘değiştirmesini’ talep
etmişlerdir. Kendi batıl dinlerine karşı duydukları sadakat, onları
Allah’ın ayetlerine uymaktan alıkoymuştur. Bu yüzden, çağlar boyunca
Allah’ın, din ahlakını tebliğ edip yayması için göndermiş olduğu
elçiler, kavimlerinin bu batıl inançlarına olan sadakatleriyle ve öfkeli
tepkileriyle karşılaşmışlardır. Sadece doğru ve güzel olana
çağırdıkları için, onların düşmanlığını kazanmış, çeşitli tehdit ve
iftiralara maruz kalmışlardır. Elçilere verdikleri olumsuz tepkiler, bu
insanların ‘batıl’ olan dinlerine çok ciddi bir şekilde bağlandıklarını
ve bu bağlılıkta da ısrarlı olduklarını ortaya çıkarmaktadır. Allah bu
kimselerin kendilerini hak dine uymaya çağıran elçiler için, ”… Bu, sizi
babalarınızın taptıkların(ilahlar)dan alıkoymak isteyen bir adamdan
başkası değildir…” (Sebe Suresi 43) diyerek, onların yolundan yüz
çevirdiklerini bildirmiştir:
|
|
|
|
Ne zaman onlara; “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse,
onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe)
uyarız” derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu
da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170) |
|
|
|
|
Cahiliye inançlarını uygulamakta kararlılık gösteren bu insanların
bir başka sapkın tavırları da, atalarının dinine uymalarını kendilerine
Allah’ın emrettiğini öne sürmeleridir. (Allah’ı tenzih ederiz) Doğru
olmadığını bile bile, yaptıkları çirkin davranışların ‘Allah’ın bir
emri’ olduğunu söyleyerek, atalarının sapkın dinine uymalarını
kendilerince makul hale getirmeye çalışmaktadırlar. Ancak elbette bu
konudaki samimiyetsizliklerine kendileri de şahittirler. Asıl amaçları
Allah’ın rızasını kazanabilmek değil, nefislerinin isteklerine ve
çıkarlarına uygun bir hayat yaşayabilmektir. Bu samimiyetsizliklerini
gizleyebilmek ve kendi cahiliye sistemlerini devam ettirebilmek için de,
böylesine sapkın bir mazeret öne sürerler. Yoksa elbette kendileri de
Allah’ın emrettiği ahlaktan çok uzak bir yaşam sürdüklerini ve
yaptıklarını Allah’ın emri olduğu için değil, sadece atalarının dini
emrettiği için uyguladıklarını bilmektedirler.
Bu kişilerin düşünceleri, din ahlakını gerçek kaynağından
öğrenmedikleri, dillerini eğip büktükleri ve atalarının uygulamalarından
kopmadıkları için karmakarışıktır. Bu yüzden, Allah’ın yasakladığı ve
çirkin karşıladığı bir davranışın ‘uygun’ olduğunu iddia
edebilmektedirler. Allah bu kimselerin bu samimiyetsiz tavırlarını
Kuran’da şöyle haber vermektedir:
|
|
|
|
Onlar ‘çirkin bir hayasızlık’ işlediklerinde: “Biz atalarımızı bunun
üzerinde bulduk, Allah bunu bize emretti” derler. De ki: “Şüphesiz
Allah, ‘çirkin hayasızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a
karşı mı söylüyorsunuz?” (Araf Suresi, 28) |
|
|
|
|
Bu yapıdaki insanlar başlarına gelen her olayı atalarını örnek alarak
çözmeye çalıştıkları için, Allah’tan ve hak dinden sürekli olarak
uzaklaşırlar. Allah Kuran’da, insanların bu yanılgısını şöyle
açıklamaktadır:
|
|
|
|
Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik, öyle ki onlar,
çoğaldılar ve: “Atalarımıza da (bazen) şiddetli sıkıntılar (bazen de)
refah ve genişlikler dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine, Biz de onları
kendileri hiç şuurunda değilken apansız kıskıvrak yakalayıverdik. (Araf
Suresi, 95) |
|
|
|
|
Allah, kendilerini denemek amacıyla bu insanların üzerinden kötülüğü
ve sıkıntıyı kaldırmış ve onlara rahmetini ulaştırmıştır. Ancak bunun
karşılığında, hatalarını anlayıp Allah’a yönelecekleri ve şükredecekleri
yerde, nankör bir tutum içerisine girerek, başlarına gelenleri,
geçmişteki atalarının durumlarıyla kıyaslamışlardır. Sıkıntıyı
üzerlerinden kaldırıp, kendilerine nimet verenin Allah olduğunu takdir
edememiş, bunun atalarından bu yana süregelen bir düzenin devamı
olduğunu öne sürerek sapkın bir tavır göstermişlerdir.
Bu kimselerin böylesine çarpık bir anlayışa sahip olmalarının ve
bunun sonucunda da gerçek bir sadakat anlayışıyla hareket edememelerinin
nedeni, Allah’ın ayetiyle açıkladığı gibi, Kuran ayetleri ile
düşünmemeleri ve bu yüzden de Kuran’ın kendilerine kazandı”Onlar, yine
de o sözü (Kuran’ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara,
geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” (Müminun Suresi,
68)racağı gerçek akıldan mahrum kalmalarıdır.
Sadakat Göstermek İçin Mutlaka Bir Üstünlük Görmek İsterler
Kuran ahlakından uzak yaşayan topluluklarda, insanların çok önem
verdikleri, hayatları boyunca elde etmek için büyük bir çaba
gösterdikleri bazı toplumsal değerler ve ölçüler vardır. Bunlardan en
önemlileri, kariyer sahibi olup toplumda saygın bir mevkiye ulaşmak, tüm
insanların tanıdığı, peşinden koştuğu örnek bir kişi olmak ve zengin
olup lüks bir hayat yaşayabilmektir. Bunlara sahip olan kişiler
genellikle toplum tarafından takdir edildiği için, herkes bunlara sahip
olmak ve insanlar arasında iyi bir yer edinmek amacındadır. Çünkü bu
yanlış anlayışa göre, en makbul insan en zengin insandır, en akıllı
insan kariyer yapmış insandır, en özenilecek insan herkes tarafından
tanınan ve beğenilen insandır. Bu yanlış bakış açısının sonucunda da,
birçok insan ilişkilerini, birbirlerine olan bakış açılarını, saygı ve
bağlılık anlayışlarını, tamamen saydığımız bu ölçüler üzerine kurmuştur.
Bundan dolayı, bir kimseyi değerlendirirken, genelde ilk bakılan
şeyler, o kimsenin ne kadar parası ya da malı olduğu veya itibar sahibi
bir kişi olup olmadığıdır. Bu nedenle, toplum içinde en çok kim bunlara
sahip ise, en fazla saygı duyulan, takdir edilen, her konuda söz sahibi
olan ve en çok korunup-kollanan da o kimse olmaktadır. Tüm bu
saydıklarımıza sahip olan biri, diğer insanlar tarafından yakından takip
edilir; gittiği her yerde saygı ve ilgi görür, sözleri ya da
düşünceleri yanlış da olsa doğru kabul edilir. Dolayısıyla, bu insanlara
karşı garip bir saygı, sevgi ve bağlılık hissi duyulur. Bu kişi bir
fikir adamı ise, herkes onun eserlerini okur, söyledikleri ve yazdıkları
araştırılmadan, sorgulanmadan hemen kabul edilir. Büyük bir saygı
görür, güçlü bir bağlılıkla savunulur ve izlenir. Bu kişiye hiçbir
bilgiye dayanmadan anlamsız bir bağlılık ve sadakat duyulur. Tanınmış ve
şöhretli insanlar için de aynı şey geçerlidir. Büyük bir hayran
kitlesine sahiptirler. Nereye giderlerse gitsinler, hiç yalnız
bırakılmaz ve her zaman desteklenirler.
Tüm bu anlatılanları biraraya getirdiğimizde ise, karşımıza şöyle bir
tablo çıkar; toplumda önde giden, insanların çok önem verdikleri,
mal-mülk, şöhret ve mevki sahibi kişiler ve bunların arkasında da onları
sürekli takip eden, destekleyip savunan ve hiçbir zaman yalnız
bırakmayan birçok insan. Bunun sebebi ise, insanların sadakat duyup
bağlanmaları için, karşılarındaki insanlarda mutlaka kendilerine göre
bir üstünlük unsuru görmek istemeleridir. Çağlar boyunca insanların
sahip oldukları bu yanlış düşünce yapısı hiç değişmeden kalmıştır. Sözde
soylu olan ve maddi gücü sayesinde saygı duyulan insanlar, zorba ve
zalim bir karaktere sahip olsalar dahi, toplumlarını yönetmeyi
başarmışlardır. Sadakat ve bağlılık anlayışları geçici birkaç dünyevi
değere göre şekillenmiş olan kimi insanlar için önemli olan doğruyu ve
güzeli bulmak değil, sadece bu maddi değerleri elde edebilmektir.
Dolayısıyla bu değerlere sahip olanlar herkes tarafından en bilgili, en
akıllı, en yetenekli kısacası en ideal insanlar olarak kabul edilirler.
İşte Allah’ın insanlara bir yol gösterici ve rahmet olarak gönderdiği
peygamberler de, yaşadıkları toplumları Allah’ın yoluna uymaya davet
edip, onları Allah’a ve elçilerine sadakat göstermeye çağırdıklarında,
inkar edenlerin çirkin ve isyankar tavırlarıyla karşılaşmışlardır. Bu
durum, cahiliye bakış açısına sahip olan bu insanların, elçilerde, bu
büyük görevin onlara verildiğine dair, zenginlik, mal, itibar ya da
makam sahibi olmak gibi cahili anlamda delil olacak bir üstünlük unsuru
aramış olmalarından kaynaklanmaktadır. Onların sözlerine inanmak ve
kendilerini çağırdıkları hak dine uymak için, bir üstünlük unsuru
olarak, onlardan mucizeler göstermelerini istemişlerdir. Allah inkar
edenlerin bu beklentilerini Kuran’da şöyle bildirmektedir:
|
|
|
|
Dediler ki: “Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana
kesinlikle inanmayız. Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir
bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın. Veya
öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da
Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut
altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim
okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de
inanmayız.” De ki: “Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden
başkası mıyım?” (İsra Suresi, 90-93) |
|
|
|
|
Allah, Peygamberimiz (sav)’in, iman etmemek için bahaneler arayan bu
samimiyetsiz insanların kendilerinden istedikleri mucizeler karşısında
şöyle cevap verdiğini bildirmektedir:
|
|
|
|
…”Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da
bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden
başkasına uymam…” (Enam Suresi, 50) |
|
|
|
|
Görüldüğü gibi bu insanlar, sözlerini doğrulamaları için,
peygamberlerden bir insanın güç yetiremeyeceği mucizeleri
beklemişlerdir. Kendi bozuk mantıklarına göre, bu kimselerin bir
başkasına tabi olabilmeleri ve onun sözünü dinleyebilmeleri için, bu
kişinin cahiliye ölçüleri açısından kendilerinden mutlaka daha üstün
olması gerekmektedir. Bu nedenle, Allah’ın ”Ve dediler ki: ‘Bu Kuran,
iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?” (Zuhruf
Suresi, 31) ayetiyle belirttiği gibi, kendilerine gönderilen elçilere,
böylesine büyük bir sorumluluk verilmesini ‘şaşkınlık’la
karşılamışlardır. Sadece bu yüzden, Allah’ın peygamberlerini inkar
etmişler ve onlara zorluk çıkararak, onların insanları doğru yola
ulaştırmalarına engel olmaya çalışmışlardır. Allah Kuran’da insanların
bu tavırlarıyla ilgili olarak şöyle bir örnek vermiştir:
|
|
|
|
Onlara peygamberleri dedi ki: “Allah size Talut’u (melik
olarak) gönderdi.” Onlar: “Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak
sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi
(yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?” dediler. O (şöyle)
demişti: “Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedeni gücünü
artırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü)
geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 247) |
|
|
|
|
Bu kimseler, kendilerini yönetip idare edecek peygamberlerde,
cahiliye kıstaslarına göre bir ‘üstünlük’ unsuru görmek istemektedirler.
Bu da onların, Allah’ın peygamberlere verdiği ‘bilgi ve beden
üstünlüğünü’ görüp anlamalarına engel olmuştur. Kendilerine gönderilmiş
olan peygamberlerin ne kadar değerli ve üstün insanlar olduklarını
kavrayamadıkları için, onların çağrılarından hep yüz çevirmişlerdir.
Allah aşağıdaki ayette bu kimselerin peygamberlere sadece bu sebeple
inanmadıklarını şöyle haber vermektedir:
|
|
|
|
Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan
alıkoyan şey, onların: “Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?”
demelerinden başkası değildir. (İsra Suresi, 94) |
|
|
|
|
Bu insanlar peygamberlere inanmayıp, onların yolundan gitmedikleri
gibi, onları menfaat peşinde koşmakla da suçlamışlardır. Kendilerince
hiçbir üstünlüğe sahip olmadığını düşündükleri bir kimsenin, kendisine
sadık kalınmasını ve uyulmasını istemesini, kendi çarpık bakış
açılarıyla, bu kişinin ancak bir üstünlük elde etme peşinde olmasından
kaynaklanabileceğine yormuşlardır. Bu nedenle de, inkar eden kavmin
zengin ve tanınmış olan ‘önde gelenleri’, peygamberleri üstünlük ve
çıkar elde etmeye çalışmakla suçlamışlar ve her fırsatta onları haksız
yere kötüleme yoluna gitmişlerdir. Firavunun, kendisini Allah’a kulluk
etmeye davet eden Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a verdiği tepki, bu
çarpık bakış açısına sahip olan insanların tavrını ortaya koyan
örneklerdendir. Allah, Firavunun Hz. Musa’ya yönelik bu yöndeki
konuşmalarını Kuran’da şöyle bildirmektedir:
|
|
|
|
Onlara Katımız’dan hak geldiği zaman, dediler ki: “Bu,
kuşkusuz apaçık bir büyüdür.” Musa: “Size hak geldiğinde böyle mi
söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler dedi”
dedi. Onlar: “Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan
çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz,
sizin ikinize inanacak değiliz” dediler. (Yunus Suresi, 76-78) |
|
|
|
|
İnkar edenlerin, kendilerini doğru ve güzel olana çağıran
peygamberlere verdikleri tepki de Firavununkinden farklı değildir.
Sadakat duymaları için mutlaka bir üstünlük görme arayışları, bu
kimselerin akıllarını örterek, kendilerini dünyada ve ahirette kurtuluşa
yöneltecek olan peygamberlerin çağrısını kavramalarını ve doğru yolu
görmelerini engellemektedir.
Gerçek üstünlük ise, ancak Allah’a aittir. İnsanların çevrelerinde
gördükleri herşeyin gerçek sahibi Allah’tır. Gerçek anlamda sadakat
duyulacak ve içten bir sevgi ile bağlanılacak tek varlık Allah’tır.
Allah dilediği zaman, dilediği şekilde, gönderdiği elçilerine Kendi
fazlından ve rahmetinden bolca vermiş ve onları zengin ve varlıklı
kılarak, onları insanların birçoğundan üstün kılmıştır. Allah, Hz. Davud
ve Hz. Süleyman’ı diğer insanlardan üstün kıldığını şöyle
bildirmektedir:
|
|
|
|
Andolsun, Davud’a ve Süleyman’a bir ilim verdik: “Bizi
inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah’a hamd olsun”
dediler. (Neml Suresi, 15) |
|
|
|
|
İnkar edenlerin bu çarpık düşünceleri, çağlar boyunca onları hep
Allah’ın yolundan alıkoymuştur. Halbuki gerçek sadakat, yalnız Allah’a
ve O’nun elçilerine karşı duyulacak olandır. Bu çarpık düşünceye sahip
olan insanlar, bu anlayışı bir an evvel terk etmeli, Allah’ın gücünü ve
yüceliğini takdir etmeye çabalamalı ve gerçek sadakatin ancak Allah’a
duyulması gerektiğini kavramalıdırlar.
Sadakat Gösterebilmeleri Belirli Şartlara Bağlıdır
Geçmişe dönüp baktığında, pek çok insan yaşam süreci içerisinde
çeşitli zorluk ve sıkıntılarla karşılaştığını hatırlayacaktır. Allah
dünya hayatını, kimin daha güzel davranışlarda bulunacağını denemek
için, zorluk ve kolaylıklarla birarada yaratmıştır. Bundan dolayı,
insanın hayatı boyunca hiçbir engel veya sıkıntıyla karşılaşmaması söz
konusu değildir. Ancak Allah’ın yaratışındaki bu hikmetlerden habersiz
olan kimseler, kendilerince hayatın bu zorluklarını ‘yaşam kavgası ya da
mücadelesi’ olarak adlandırırlar. Oysa tüm bunlar, Allah’ın insanların
Kendisi’nden başka sığınılacak ve yardım dilenecek bir güç olmadığını
görerek doğru yolu bulmaları için hikmetle yarattığı olaylardır.
İnsanların duyguları, düşünceleri, niyetleri ve bunlara bağlı olarak
davranışları, karşılaştıkları bu birbirine tümüyle zıt olan iki durumda,
yani zorluk ve kolaylık anlarında farklılıklar gösterir. İnsanların
zorluk anlarında, kalplerinde sakladıklarını gizleyebilmeleri ise
genellikle pek mümkün olmaz. Bir insanın kendisine isabet eden
sıkıntılar karşısında gösterdiği sabır, bu kişinin Allah’a olan
bağlılığını, samimiyetini ve içtenliğini ortaya koyar. Dolayısıyla bir
insanın iç yüzünü en iyi ve en doğru şekilde ortaya çıkaran anlar,
genellikle kişinin içine düştüğü zorluk ve sıkıntı zamanlarıdır. Bu
açıdan, bir insanın amacına ulaşmaktaki istek ve çabasının ne kadar
ciddi, kendi inancına olan sadakatinin ise ne denli güçlü olduğu, büyük
ölçüde bu gibi olumsuz zamanlarda göstereceği tavırlardan anlaşılır.
Cahiliye toplumunda bu konuya verilebilecek en belirgin örneklerden
biri ‘evliliktir’. Evlilik çok kutsal bir kurum olmasına rağmen, kimi
insanlar tarafından bir çıkar elde etme aracı haline
dönüştürülebilmektedir. Bu hatalı bakış açısına sahip olan insanlar için
evlilikteki sadakat ve bağlılık belirli koşullara bağlıdır. Bu nedenle
de bu kimseler arasında zaman içerisinde ortaya çıkan zorluklar ve
problemler yavaş yavaş büyük tartışmalara ve huzursuzluklara
dönüşebilmektedir. Belirli bir süre sonra da, artık tarafların
birbirlerinden alabilecekleri bir şey kalmamakta ve ayrılık zorunlu hale
gelmektedir.
Bu durum, cahiliye ahlakını yaşayan insanların çeşitli olaylar
karşısında yaşayabildikleri bir psikolojidir. Kimi insanlar başlarına
sabretmeleri gereken bir olay geldiğinde, kolay olanı tercih edip hemen
bundan kaçmayı bir prensip haline getirmişlerdir. Allah’a içten bağlı
kalan ve O’na güçlü bir sadakat duyan müminlerle inkar edenler
arasındaki fark, işte bu durumlarda açıkça ortaya çıkmaktadır. İnkar
edenler, Allah’a ve ahiret gününe iman etmedikleri için, karşılaştıkları
zorluklarla mücadele edecek gücü ve sabrı kendilerinde bulamazlar.
Yaşadıkları en ufak bir sorunda veya karşılarına çıkan bir engelde hemen
geri çekilir, gerçekleştirmek istedikleri işten vazgeçerek, kolay olanı
tercih ederler. Allah Kuran’da, Hz. Lokman’ın sabretme konusunda oğluna
vermiş olduğu öğütü bizlere şöyle bildirmektedir:
|
|
|
|
Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, marufu emret, münkerden
sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar,
azmedilmesi gereken işlerdendir. (Lokman Suresi, 17) |
|
|
|
|
İnkar edenlerin böylesine güçsüz bir karaktere sahip olmalarının
nedeni, gerçek anlamda bir sadakat duygusundan ve bunun kendilerine
getireceği güç ve azimden yoksun olmalarıdır. İnkarcılar hayatları
boyunca şirk içinde yaşar ve kendilerine Allah’tan başka pek çok sahte
ilah edinirler. Hayatları boyunca sadece bunlara bağlanır ve bu
bağlılığın gerektirdiği gibi bir yaşam sürerler. Ancak ilah edindikleri
bu varlıklar, onlara zorluk anlarında sabredebilecek ve mücadele
edebilecek gücü ve yardımı veremediğinden, sahte ilahlarına karşı
duydukları bu batıl sadakat ve bağlılık duygusu da hemen yok olur. Bu
nedenle, sıkıntı ve zorluk ortamları bu yapıdaki insanların gerçek
kişiliklerini tanımak açısından çok büyük bir önem taşımaktadır.
İnsanların zor durumlar karşısındaki psikolojileri, kalplerinde
hastalık bulunan münafık karakterli insanların Allah’a olan
bağlılıklarının ve samimiyetlerinin sahteliğini de ortaya çıkarmaktadır.
Bu kimseler, Allah’a karşı gerçek anlamda bir sadakat ve bağlılık hissi
duymazlar ve Allah’ın rızası için herhangi bir zorluğa ya da sıkıntıya
karşı sabır gösteremezler. Bu sebeple de, nefislerine zor gelecek
ortamlardan kaçabilmek için sürekli olarak bahaneler öne sürerler. Allah
Kuran’da, bu gibi zorluk ortamlarıyla karşılaştıklarında Peygamberimiz
(sav)’den izin isteyerek kaçmaya çalışan kişilerin samimiyetsizliklerini
haber vermiştir. Allah bu karakterdeki insanların sözlerini ve gerçek
niyetlerini bir ayette şöyle bildirmiştir:
|
|
|
|
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar
mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. “Eğer güç
yetirseydik muhakkak seninle birlikte çıkardık.” diye sana Allah adına
yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların
gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42) |
|
|
|
|
Bu kimseler Allah’a kesin bir bilgiyle iman etmedikleri için,
fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde Allah’a ve elçisine karşı sadakat
ve bağlılık gösterememişlerdir. Allah’a ve O’nun Resulüne sadık kalmanın
ve Allah’ın rızasına yönelik hareket etmenin, dünyada ve ahirette
getireceği büyük kazancı ve kurtuluşu görememişlerdir. Dünya hayatının
geçiciliğine aldanmış, Allah’ın rızası için sabretmekten kaçmışlardır.
Allah Nisa Suresi’nde, imanı gereği gibi yaşamayan insanların zorluk ve
sıkıntılara sabır gösteremedikleri için müminlerden uzak durmayı tercih
ettiklerini bildirmiştir:
|
|
|
|
Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir
musibet isabet edecek olsa: “Doğrusu Allah bana nimet verdi, çünkü
onlarla birlikte olmadım” der. (Nisa Suresi, 72) |
|
|
|
|
Allah bu ayet ile, söz konusu insanların, içinde bulundukları durumun
önemini ve ciddiyetini hiçbir şekilde kavrayamadıklarını haber
vermektedir. Kendilerine Allah’ın rızasını kazandıracak olan
fedakarlıklardan kaçınmayı bir ‘nimet olarak’ görmeleri, bu insanların
nasıl bir kavrayış eksikliği içerisinde olduklarını açıkça ortaya
koymaktadır.
Bu tür insanların bir diğer samimiyetsiz tavırları da, menfaat elde
ettikleri ve hoşlandıkları koşullar kendilerine sağlandığında, oldukça
sadık ve uyumlu bir yapıya bürünmeleridir. İstediklerine kavuştuklarında
rahat ve huzurlu bir hayat yaşadıkları için, böyle durumlarda Allah’a
ve elçisine sadakat göstermekte tereddüte kapılmaz ve bundan bir sıkıntı
duymazlar. Ancak hoşlarına gitmeyen veya çıkarlarıyla ters düşen bir
şey yapmaları gerektiğinde, hemen içlerinde gizledikleri
samimiyetsizliği dışa vururlar. Allah Kuran’da bu kimselerin tavırlarına
şöyle dikkat çekmektedir:
|
|
|
|
Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağrıldıkları
zaman, onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hak lehlerinde ise, ona
boyun eğerek gelirler. (Nur Suresi, 48-49) |
|
|
|
|
İkiyüzlü bir karaktere sahip olan bu insanların ahlakı, salih
müminlerin Allah’ın rızası için gösterdikleri sabır ve fedakarlıktan çok
uzaktır. Bu kimselerin, -samimi bir kalple iman etmedikleri sürece-
hayatlarının her anında sadece Allah’ın rızasını aramaları, Allah’ın
emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız uymaları ve peygamberlere
inanıp-güvenmeleri söz konusu olmaz. Tüm bunlar ancak Allah’a sadakatle
bağlanan gerçek iman sahiplerinin gösterebilecekleri tavırlardır.
Samimiyetsiz kimseler ise, içlerinde sakladıkları sahte sadakatlerini
sonsuza kadar gizleyemezler. Allah, bu ikiyüzlü insanları, sadık ve
teslimiyetli olan müminlerden daima ayıracak ve müminlere onların gerçek
yüzlerini görüp tanıyabilecekleri ortamları oluşturacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder